Yunanistan 1-11.06.2002

Yunanistan macerası cumartesi sabahı 4.30’da alacakaranlıkta (zifiri karanlık demek daha doğru belki de) uyanarak başladı. Akşamdan her şeyi motora yüklediğim için saat 5’te marşa basıyorum. 5.30’da Mahmutbey gişelerinde buluştuğumuzda hava yeni aydınlanıyordu. 4 BMW’den oluşan ekip, R850R ile Sinan ve Ceyda, F650 ile Adnan ve Ayşegül, F650GS ile Yılmaz ve R90/6 ile ben, saat 6’da, oldukça soğuk bir havada yola çıkıyoruz. Sinan’la dönüşümlü olarak öncü-artçı giderek çaylakları aramıza alıyoruz.

Saat 10’da sınıra varıyoruz. Haftalardır sabırsızlıkla beklediğimiz Yunan bayrağı önünde fotoğraf fantazimizi gerçekleştirip Alexandroupoli’ye doğru yola çıkıyoruz.
Alexandroupoli
Alexandroupoli’de güzel bir öğle yemeğinin ardından Komotini üzerinden Xanthi’ye giderken, tatlı bir serpinti şeklinde başlayan yağmur sağnak yağışa dönüşüyor. Hayli ıslanmış bir şekilde sığındığımız benzincide türkçe konuşan Maria teyzenin sohbeti çok keyifli ve eğlenceliydi. Kavala’ya kadar gittiğimiz her yerde türkçe konuşan insanlara rastlıyoruz.Yunanistan motosiklet cenneti olmasına rağmen hemen hiç BMW olmadığından konvoy olarak dolaşan 4 BMW (iki tanesi f650 bile olsa) dikkat çekiyor. Neredeyse bütün motosikletlilerin kask, mont, dizlik kullanmaması, full aksesuarlı ikiz eşekler şeklinde daha çok dikkat çekmemize neden oluyor.
Kavala
503 km.’lik bir yolculuğun sonunda Kavala’ya varıyoruz. Otel konusunda yaşanan küçük bir kaosun ardından odalarımıza yerleşiyoruz. Akşam yemeğinde uzoya eşlik eden uskumru pilaki nefisti. Yemekten sonra çiftleri otele gönderip Yılmaz’la Kavala’nın cumartesi gecesi ateşini kontrol ediyoruz.
Sabah 7’de kalkıp şehri turluyorum. “fotografi, fotografi” diye avaz avaz bağıran, balıktan dönen balıkçıları fotoğraflıyorum. Başlayan ilginç sohbet davet edildiğim tekneye çıktığımda daha da koyulaşıyor. 8.30’da otele döndüğümde bizimkilerin hepsi hala uyuyor. Kahvaltıdan sonra şehri turlayıp Drama-Seres üzerinden Selanik’e doğru yola çıkıyoruz. Ormanın içinden geçen yolda temiz hava almak için kaskın çenesini açtığım sırada sağ şakağıma çarpan bir arı sekerek kaskın içine giriyor ve kask ile kulağım arasında kalan boşlukta vızıldayarak kamikaze dalışlar yapmaya başlıyor. Sağ elimle kaskın yanağını açmam, rüzgarın etkisiyle arının ense köküme doğru ilerlemesinden başka bir işe yaramıyor. Durumun artan vahameti karşısında sol elimi de gidondan çekip kaskı açmaya çalışıyorum. Yılmaz yaptığım tuhaf hareketleri anlayabilmek için yanıma geliyor. Yalpalamaya başlayan motoru sağa çekip kaskı çıkardığımda arı sanki hiçbir şey olmamış gibi uçup gidiyor. Seres’te Yaradosiaki Taverna’da öğle yemeğinin ardından Selanik’e gidiyoruz.

Şehrin girişinde bir polis otosuna otelimizin yerini soruyorum. Aralarında yunanca konuşan polisler bana ingilizce yolu tarif etmeye başlıyorlar. Birkaç cümleden sonra kendilerini takip etmemizi söylüyorlar. Polis eskortu eşliğinde şehre giriyoruz. Polisler arkadaşlarımızın kırmızı ışığa takıldığını görerek sağa çekip bekliyorlar. Otele vardığımızda polislerin bize eşlik etmelerinin, uzun ve karışık olan yolu bulmamızın çok zor olmasından kaynaklandığını anlıyorum. Şehir merkezinde restore edilmiş, yüksek tavanlı, eski ve sevimli otelimizin adı “Tourist Hotel”. Etrafından merdiven dolaşan ahşap asansöre binerek odalarımıza çıkıyoruz. Duş ve kısa bir dinlenmenin ardından İzmir kordonboyuna çok benzeyen sahile iniyoruz.
Selanik Selanik İzmir’e çok benziyor ve bence İzmir’den daha güzel. Keyifli bir yürüyüşün ardından deniz kenarındaki cafelerden birinde içtiğimiz soğuk birayla kendimize geliyoruz. Şehir merkezine geldiğimizde Yılmaz’la fotoğraf çekmek üzere ekipten ayrılıyoruz ve ancak saatler sonra buluşabiliyoruz. Tabi bunda Adnan’ın cep telefonuyla yuvarlak kaleye sırtımızı dönerek verdiği tarifle, yağmur altında şehrin öbür ucuna gitmemizin payı büyük. Saat 23’e doğru açlıktan ölmüş ve ıslanmış bir şekilde buluştuğumuzda Adnan yuvarlak kaleye sırt dönmenin mümkün olmadığı gibi mühendisçe bir açıklama yapıyor. Girdiğimiz restoranda türkçe bilen garsonumuz Emilio ve bol uzo neşemizi yerine getiriyor. Emilio’nun ikramı olan bir şişe uzoyu da Yılmaz’la içtikten sonra sadece çok güldüğümüzü hatırlıyorum.
Ertesi gün (Salı) motorlarla Selanik’i geziyoruz. Galerius Takı, Atatürk evi ve kaleyi gezdikten sonra öğleyin bir esnaf lokantasında alabalık psaria pilaki yeyip Türkiye-Brezilya maçının ikinci yarısını seyrediyoruz. Eski bir tavernada yediğimiz akşam yemeği de keyifli geçiyor.
Meteora
Çarşamba sabahı Katerini, Larissa, Trikala üzerinden Meteora’ya gidiyoruz. Yüksek kayalıkların üzerine kurulmuş manastırlara giden yoldaki son bina olan Bufidis’in yerini bulmak zor olmuyor. Yorgunluğumuzu atmak üzere terasa çıktığımızda mis gibi ıhlamur kokan yemyeşil bir bahçe karşılıyor bizi. Zaman kaybetmeden gezmek üzere yola çıktığımızda 1.500’lü yıllarda papazlar tarafından kurulan manastırlardan ilk karşımıza çıkan Metemorphosis Manastırı kapalı. Barlaam Manastırındaki manzara kadar 13.000 litrelik şarap fıçısı da etkileyici. Roussanau Manastırını da gezdikten sonra pansiyona geri dönüyoruz. Akşam yemeği Kastraki köyünde.
Ertesi gün Atina’ya doğru yola çıktığımızda Trikala, Karditsa’dan sonra Lamia’ya gelirken deniz görünüyor. Deniz kenarındaki Kamena Vourla’da bir şeyler yedikten sonra Atina’ya kadar otobanla gidiyoruz.
Atina
Atina’da Plaka bölgesindeki otelimiz Nikis’i Grekçe tabelalar, karışık yollar ve trafik keşmekeşi yüzünden bir kaç kere kaybolduktan sonra bulabiliyoruz. Akşam yemeği Akropolis’in hemen altındaki Ouzeri Kouklis’te. Gece yarısından sonra Senato binasının fotoğraflarını çekiyoruz.
Sabah Akropol’deki Nike Tapınağı ile Parthenon’dan sonra aşağıdaki antik agora ile Hephaestus Tapınağını geziyoruz. Arkeoloji müzesini gezdikten sonra 6o km. Uzaklıktaki Attica kıyılarına doğru yola çıkıyoruz. Sounio’daki Poseidon Tapınağı’nda gün batımını seyredip Lavrio’dan Atina’ya dönüyoruz ama oteli bulmak ne mümkün. Yol sorduğumuz bir motosikletli genç bizi nerdeyse otele kadar götürüyor.
Gece Plaka’daki ünlü Brettos’un dükkanından uzo almayı ihmal etmiyoruz.

Ertesi gün Yunan adalarına gitmek üzere Pire limanına doğru yola çıkıyoruz. Büyük ve karışık limandaki kaosta yolu nasıl bulacağımızı düşünürken eski motosikletim motorcu bir çiftin ilgisini çekiyor ve bizi feribotumuza kadar götürüyorlar.
Paros
İlk durağımız Kykland adalarından Paros. Feribottan iner inmez adayı dolaşmaya başlıyoruz. Ekatontapyliani (yüz kapılı) Kilisesi Yunanistan’da kullanılan en eski kilise. 99 kapı ve penceresi olan kilisenin 100. kapısı bulunduğunda Konstantinopolis’in (İstanbul) tekrar Yunanlıların olacağına inanılıyor.

Denize girdikten sonra şirin bir balıkçı köyü Naousa’da yemek yiyoruz. Gece yarısına doğru feribotumuz Paroikia limanından kalkıyor. Kamaralarımız deniz seviyesinin altında olduğu için karanlık ve havasız, Allahtan ekipte klostrofobisi olan yok. Gece saat 2’de ikaria adasına yanaşan feribottaki kamyonlara yol vermek için motorları indirip tekrar bindiriyoruz.

Samos
Sabah güneş doğarken Doğu Ege adalarından Samos’a varıyoruz. Gittiğimiz seyahat acentasından Atina’daki seyahat acentasının olduğunu söylediği Türkiye feribotunun olmadığını öğreniyoruz. Patmos üzerinden Kos’a gitmemizi öneriyorlar. Kuşadası o kadar yakın ki yüzerek bile gidebiliriz ama ya motorlar? Vizelerimiz bitmeden dönebilirmiyiz diye düşünürken Adnan’ın motoru arıza yapıyor. Daha önce motoru bu adada bozulan bir arkadaşımızdan öğrendiğimiz tamirci Niko’yu buluyoruz ama nafile. Arızalanan konjektörün yenisini bulamadığımız için ertesi gün motoru iterek feribota bindirmek zorunda kalacağız. Feribotumuz yarın, Phithagorio’da bir pansiyon buluyoruz. Gece deniz kenarında uzo içerken alternatifleri değerlendiriyoruz, moraller bozuk. Ertesi gün feribot kuyruğunda motorları bekleme görevi benim. Motorun arkasındaki bir koli uzoya iyi bakmak gerek.
Patmos
Öğleyin bindiğimiz feribotta yol boyu yunuslar eşlik ediyor. Akşam üstü Ege’nin Kudüs’ü olarak bilinen Patmos’a yanaşıyoruz. Adnan’ın motorunu iterek indirip scooter kiralıyoruz. Tepedeki Aziz Yuhanna Manastırına daracık labirent gibi sokaklardan çıktığımız ada çok sevimli. Gece 2.30’daki feribotumuzu limandaki banklarda uyuyarak bekliyoruz.




Kos

Sabah vardığımız Kos’a gider gitmez Türkiye’ye dönüş biletlerimizi alıyoruz. Adanın büyüklüğü ile havanın sıcaklığı yüzünden geziden sonra iyice yorgun düşüyoruz. Ağaç gölgesinde biraz kestirmek iyi geliyor.

Bodrum
Pasaport işlemlerinden sonra kısa bir gemi yolculuğu ile Bodrum’dayız. Adnan’ın motorunu indirdikten sonra bir otel bulup dinleniyoruz. Ertesi gün Adnan’ın motorunu kamyonla istanbul’a gönderip eşi Ayşegül ile birlikte istanbul otobüsüne bindiriyoruz. Tepede Bodrum hatırası fotoğrafından sonra 3 motor istanbul’a doğru yola çıkıyoruz. Milas yakınlarında gaz telim kopuyor. Neyse ki yanımda getirdiğim yedek parçalar arasında gaz teli var. Yol kenarında yere yatıp gaz telini değiştiriyorum fakat rölantiyi bir türlü ayarlayamıyorum. Sinan ile Ceyda’yı Bandırma feribotuna yetişebilsinler diye gönderip Selimiye’de motorun rölantisini yaptırıyoruz. Yılmaz’la beraber 2 motor yola çıkıp feribota yetişebilmek için yaklaşık 300 km. durmadan yol alıyoruz. Akhisar’a geldiğimizde hava kararmaya başlıyor. 180 km. yolumuz, 1.5 saat süremiz var. Sabahtan beri bir şey yemediğimiz ve yorulduğumuz için mola veriyoruz. Yalova’dan dönmeye karar veriyoruz, Bandırma feribotu iptal. Benzin alırken dizliğimi çıkardığımda baldırımın arkasında bir acı hissediyorum ve yanmaya başlıyor. Aynı acıyı köfte yerken iki kere daha hissedip ayağa kalktığımda paçamdan düşen akrep kaçmaya başlıyor. Motoru tamir ederken paçamdan girip 300 km. benimle birlikte yolculuk yapan akrebi torbaya koyup hastaneye gidiyoruz. Panzehir yok, diğer hastanelere de soruyorlar ama nafile. Doktor ağrı kesici ve allerjik iğne yapacağını söylüyor. Yola devam edeceğimiz için ağrı kesici iğne yapmamasını, havanın karardığını ve reflekslerimi zayıflatacağını söylüyorum ama doktor acıya dayanamayacağımı söylüyerek iğneleri yapıyor. Gerçekten de akrebin soktuğu yerlerde sanki birer toplu iğne batıyor ve çevresindeki avuç içi kadar bir bölge zonkluyor. Karanlıkta yola devam ediyoruz, arkamdan gelen Yılmaz beni sürekli kontrol ediyor.

Susurluk Ulusoy tesislerinde feribota yetişemeyen Sinan ve Ceyda ile karşılaşıyoruz. Hemen sonrasında yakalandığımız sağnak yağmur yüzünden sırılsıklam bir benzinciye sığınıyoruz. Yanımızdaki şort, eşofman, terlikleri giyiyoruz. Telefonla arayan Adnan otobüslerinin Susurluk’ta mola verdiğini söylüyor. Uğrayıp Ceyda’yı aldıktan sonra bütün otobüs yolcuları arkalarından pijama-terlik el sallamamızı anlamsız gözlerle izliyor. Sinan şiddetli yağmura ve karanlığa rağmen yola devam ediyor. Geceyi Yılmaz’ın Susurluk’taki kuzeninde geçiriyoruz.

Ertesi sabah Bandırma’ya gidip feribotla istanbul’a dönüşümüzle 12 gün süren 2.200 km.lik ilk uluslararası yolculuğumuz sona eriyor.

5 yorum:

Adsız dedi ki...

Evliya çelebinin yolunda gidiyorsun. Fotoğraflar ve yazılar bize bir dünya turu attırdı. Motorda yerin varsa bundan sonra ben de gelmek istiyorum. Sevgiler Apo

Adsız dedi ki...

Sene 2009 Aralık ve o ehliyet bana elbet geri verilecek iki yıl aradan sonra sonra peşinizdeyim haberin olsun.
Hayat bu, herşey dengede gizli...

kutlay gül dedi ki...

Merhaba, bu yaz sizin rotanızı takip etmeye çalışacağım. Çok güzel ve açıklayıcı olmuş. Teşekkürler

Adsız dedi ki...

Kısmetse Ağustos gibi aşağı yukarı aynı rotayı eşim ve iki Moto Guzzi 1 BMW beraber yapacağız, çok yararlı oldu..

Adsız dedi ki...

hocam keşke daha ayrıntılı yazsaydınız çünkü aynı rotayı takip etmek isteyenler olacaktır o nedenle bir dahaki yolculuğunuzda günlük tutarsanız daha iyi olur diye düşünmekteyim çünkü bende samsundan selaniğe gitmeyi düşünüyorum